Melek Ay

Güllerin İlkbahar gösterisi

Anavatanı Anadolu. Kokulu güller arasında en değerli türlerden biri olan Rosa Damascena dünyada sadece Isparta yöresi ve Bulgaristan’ın Kazanluk bölgesinde yetişiyor. Sadece bir ay açıyor. O yüzden bu harika deneyimi yaşamak isterseniz, mayıs ayı ortalarından haziran ortasına kadar sadece bir ay açan Rosa Damascena için Isparta bölgesini mutlaka görülecek yerler listenize eklemelisiniz. Rosa Damascena çok nadir bir gül türü. Özel bir toprak, özel bir iklim istiyor. Bu nadide gül yumuşacık,katmerli, pembe yapraklı ve kokusu müthiş olmakla birlikte, dünya koku ve güzellik endüstrisinin çok değer verdiği bir bitkidir. Gerçek bir gül suyu veya eşsiz gül yağını sakın piyasada bulunan sentetik olarak üretilip satışa sunulan ürünlerle karıştırmayın.

Bir ay boyunca her sabah çalılar ayrı ayrı tomurcuklardan gül açıyor. Toplanan güller, ilk 6 saat içinde uçucu yağlarını kaybetmeden bitmiş ürün haline getirilmek zorunda. Gül toplamaya sabah 05.00’te başlanılıyor. Üstlerine daha güneş ışığı vurup değeri olan uçucu yağlar azalmadan toplamaya başlanır. En makbul yağ, üzerinde çiğ olan gülün yağıdır.

Çiçekler arasında en yüksek enerji 384 megahertz frekans ile güle aittir. Gül kokusunun hafızayı arttırdığı ve beyni daha iyi çalıştırdığı bilimsel çalışmalar ile kanıtlanmıştır.

Aromaterapide gül çok özel bir yere sahip. Gül yağının içerisinde 85 farklı maddeden biri olan feniletenol rahatlatıcı, uyku verici etkisi ile depresyon tedavisinde kullanılıyor. Ayrıca kalp enerjisini uyarıyor, kalp çakrasını açıyor.

Gül eski kadim Anadolu sağlık biliminde tedavide yoğun kullanılmıştır. Ateş düşürmede, boğaz ağrılarında, ağız içi yaralarda, göz hastalıklarında, mide rahatsızlıklarında, karaciğer rahatsızlıklarında ve cilt rahatsızlıklarında suyundan, yağından ya da macunundan sargılarla uygulamalar yapılmıştır. Gül macununun midedeki salyayı azaltarak, bağırsakları temizlediği biliniyor. Yine cildi temizlemede, sıkılaştırmada, nemlendirmede, canlandırmada tonik olarak gül suyundan faydalanılmıştır.

Gülün şifasından her türlü faydayı nasıl sağlayacağını düşünen, ilk distilasyon sistemini çizen ve uygulamaya alan kişide İbn-i Sina’dır.

Her şeyde olduğu gibi modern tıp, ben bunun etken maddelerini bulup, sentetik olarak yapar sonrada ucuza satırım dedi. Nitekim insan bedeni bunları toksin olarak biriktiriyor. Arz ve talep doğru oluşturunca tekrar gül Isparta bölgesinden bir güneş gibi parlamaya başladı. Gelecek turizmde projeleri kapsamında Isparta bölgesi hem gül hemde lavanta üretimi ve satışı ile güçlü bir turizm potansiyeli ve evrensel endüstriyi topraklarında barındırıyor. Isparta dünya talebinin %60’ını karşılıyor. Müthiş değil mi?

Çiftçiler sezon başında anlaştıkları firmalara güllerini getiriyor ve fabrikaların toplama alanına bırakılıyor. Burada tartılıp, kayıt altına alınıyor. Sonrasında distilasyon işlemlerine başlanıyor.

Biz geçen sene Eglantine firmasının bir gününe misafir olduk. Hem fabrika sorumlusu Özgür Özer  hem de firmanın Belçika vatandaşı aromaterapisti tarafından harika bir ev sahipliği ile ağırlandık. Çok güzel bilgiler ve deneyimler yaşadık. Mutlaka ölmeden önce yapılacaklar listenize eklemelisiniz.

 Mesela 80 dönüm araziden toplanan 40 ton gülden uzun süren distilasyon sürecinden sonra 10 kg. gül yağı elde edilebiliyor ve bu 10 kg. yağın geçen sene piyasa fiyatı 120.000 Euro idi.

Gidin, görün,keşfedin, dokunun ve kokusunu içinize çekin. Şifa, güzellik ve sevgi kaynağı gül.

Lavanta Kokulu Köy Kuyucak

GELECEK TURİZMDE

Harika bir iş yapıyorlar. ” Gelecek Turizmde” sürdürülebilir turizm destek fonu projesi.

” Gelecek Turizmde Sürdürülebilir Turizm Destek fonu Projesi” kapsamında küçük ölçekli yerel sürdürülebilir turizm geliştirme girişimleri desteklenmektedir. T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından da, sivil toplum kuruluşları ve Yüksek Öğrenim Kurumlarına verilecek olan destek, başarılı projelere hibe verilmesi şeklinde destek olmaktadır.

Türkiye’de turizmin alternatif bir sürdürülebilir kalkınma aracı olarak yer edinmesi, girişimciliği teşvik ederek yerel modellerin oluşturulması, kamu, özel sektör, üniversiteler ve sivil toplumu bir araya getirerek turizme katkı sağlama amacı ile Gelecek Turizmde Sürdürülebilir Turizm Destek Fonu’nu hayata geçirilmiş.Her yıl üç projeye, fon desteğinin yanı sıra eğitim, planlama, teknik destek, iletişim ve danışmanlık gibi uygulama destekleri veriyor, projelerin uygulanabilir ve sürdürülebilir olmalarını sağlıyorlar.

Desteklenen projeleri ve başvuru şartlarını kendi sayfalarında inceleyip takip edebilirsiniz. www.gelecekturizmde.com

İşte bu projelerden bir taneside “Lavanta Kokulu Köy” projesi. Fransa’lara kadar gitmenize gerek yok. Hem yöre halkının misafirperverliği, güleryüzü, kalpten ilgisi hem de mor bir rüya, görsel bir şölen. Biz 2016 yılında ziyaret ettik ve büyülendik. Bu sene daha da deneyim kazanılmış ve detaylandırılmış bu harika bölgeyi mutlaka ziyaret etmenizi tavsiye ederim. Haziran ayının 3.haftasından Temmuz ayının ortalarına kadar süren bu mor şölen ruhunuza çok iyi gelecektir.Temmuz ayının sonundan Ağustos ayının ortalarına kadar da hasat yapılmaktadır.

Projenin başvuru sahibi   Keçiborlu Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği ve proje ortağı Keçiborlu Kaymakamlığı. Keçiborlu Yardımlaşma ve Destekleme Derneği, Keçiborlu Kaymakamlığı ve Kuyucak Köyü Muhtarlığı tarafından yürütülen proje ile Türkiye’deki lavanta üretiminin %93’ünü oluşturan Isparta’nın Kuyucak Köyü’nde kırsal turizmin canlandırılması ve lavantanın ürün çeşitliliği sağlanarak, yerel halkın gelir elde etmesi, bölgedeki istihdam ve girişimcilik potansiyelinin harekete geçirilmesi hedeflendi. Bu doğrultuda ilk adım olarak model olması açısından kırsal turizmin iyi uygulama örneklerinden olan Fransa-Provence bölgesine bölgenin ileri gelenleri, proje ekibi ve lavanta üreticisi kadınların katılımıyla çalışma gezisi düzenlendi. Bölgeyi 2016 yaz sezonunda yaklaşık 20bin turist ziyaret etti.

Biz “Lavanta Kokulu Köy Kadın Girişimi Üretim ve İşletme Kooperatifine” ait olan lavanta tarlalarını gezdik. Instagram sayfalarından mesaj gönderdik ve önceden randevu aldık. Bizi tam zamanında kalpten bir gülüş ile karşıladılar ve gezdirdiler.

LAVANTA

Türkiye’de ekonomik anlamda sadece Isparta Keçiborlu yöresinde Kuyucak başta olmak üzere Kuşcular ve Çukurören köylerinde lavanta  (L.x intermedia var. Super A) tarımı yapılmakta, bu yörelerin özellikle sulanmayan, kıraç ve eğimli arazilerine çok iyi uyum sağlamaktadır. Lavanta bitkisi, 1 m’ye kadar boylanabilen, yarı çalımsı, çok yıllık bir bitkidir. Lavanta bitkisinin ekonomik olarak kullanılan kısmı çiçekleridir. Bitkinin çiçek ve çiçek saplarından elde edilen uçucu yağ, dünyada ticareti en fazla yapılan 15 uçucu yağdan birisidir. Uçucu yağ bileşenlerinde en fazla linalool ve linalil asetat bulunmaktadır. Uçucu yağ kalitesi bu bileşenlerden linalil asetat oranına göre belirlenmektedir.

Lavanta ilk olarak 1975 yılında Gül Tüccarı Zeki KONUR tarafından bir Fransa ziyareti sonrası bölgeye getirilmiştir. Öncelikle lavanta üretimi gül bahçelerinin kenarlarında ve evlerin bahçelerinde süs ve hobi amaçlı başlamış ve 90’lı yıllardan sonra ticari olarak üretime geçilmiştir.

Lavanta bölgede özellikle haziran ayı içerisinde çiçeklenmeye başlamakta, çiçeklenme kademeli olarak yaklaşık 45-50 gün sürmektedir. Çiçeklenme döneminde köy adeta mora boyanmış bir hal almaktadır. Çiçeklenme döneminde bu görsel şölen özellikle fotoğrafçıların dikkatini çekmektedir. Ağustos ayında ise artık lavanta hasadı başlamaktadır. Bir yandan lavantalar hasat edilmekte, bir yandan hasat edilen lavantaların yağı çıkarılmakta ve tohumu için kurumaya bırakılmaktadır.

Lavantanın Kullanım Alanları

Lavanta uçucu yağı, en fazla kozmetik ve parfüm sanayinde kullanılmaktadır. Bunun yanında güzel kokusu nedeniyle sabun ve diğer endüstri kollarında, ilaç sanayinde ve ağrı kesici, sakinleştirici, uykusuzluk giderici özellikleriyle de aromaterapide kullanılmaktadır. İdrar arttırıcı ve romatizma ağrılarını dindirici etkisi de vardır. Lavanta çiçekleri sedatif etkisinden dolayı çay şeklinde de kullanılmaktadır. Günlük hayatta daha birçok alanda ürünleri kullanılmaktadır.

Bölgede ayrıca lavanta balı üreticiği yapılmaktadır. Bunun yanı sıra lavanta çayı, lavanta yağı, lavanta suyu, lavanta sabunu,kurutulmuş lavanta, lavanta yastığı, lavanta sütü, lavanta dondurması gibi yan ürünlerin satışı yapılmaktadır.

LAVANTA KOKULU KÖYDE YAPMADAN DÖNME?

  • Yöreye has lezzetler ve lavantalı ürünlerle hazırlanmış kahvaltı.
  • Lavanta tarlalarında rehber eşliğinde gezinti
  • Vaktiniz var ise lavanta kokulu pansiyonlarda konaklama ( böyelece gün doğumu ve gün batımında fotoğraf çekebilirsiniz)
  • Lavanta ürünleri temini ( Ben balını ve kurusunu almıştım )
  • Lavanta yağının çıkarılmasına eşlik etme
  • Bol bol fotoğtaf çekme

Kuyucak köyü Isparta’ya 47 kilometre uzaklıkta; Torosların eteğinde yüksek bir tepeye kurulmuş, etrafındaki yamaçların ve ovaların çoğu lavanta tarlalarıyla çevrili şirin bir köy. 1315 yılından bu yana yerleşim olan Kuyucak, bugün 250 kişilik nüfusa sahip.  Kıraç ve susuz arazileri yüzünden yıllar önce göç vermeye başlayan Kuyucak Köyü’nün kaderi bugün lavanta ile tersine dönüyor.

Bölgenin lavantadan yükselen dingin enerjisi hepimizin kalbine ulaşşın…

 

Hayat Kaynağı Su

Su nedir? desek; “Oksijen ve Hidrojenden oluşan, sıvı durumunda bulunan, kokusuz, renksiz, ve tatsız maddeye Su denir.” diye bilimsel açıklarız.

Su, sağlıklı bir bedeni, açık bir zihni ve hücrelerimiz,dokularımız arasında ki iyi dengeyi korumamız için gereken en temel zorunluluktur. Hepimiz biliyoruz vücudumuzun yaklaşık %60’ı su ve bu dengeyi koruyabilmemiz için yeterli içmemiz gerekmektedir.

Yeterli su içmenin altın kuralları:

  • Günde sekiz bardak olarak önerilse de, susama hissimizin oluşmasına izin vermeden elimizden geldiğince su içmeyi denememiz gerekiyor.
  • Bunu yaparken çay, kahve, şekerli asitli içecekler tüketimi ile vücudunuza yeni toksinler eklemediğinizden ve bedeninizi asidik hale getirmediğinizden emin olmanız gerekiyor.
  • Suyu ayakta değil oturarak ve küçük yudumlarla için. Eğer insan suyu oturarak içerse bunlar önce midede birikir asitle karışarak mikropları ölür ve sonra 12 parmak bağırsağına geçer. Bu durumda oturarak su içme usulüne uymakla insan kolera da dahil birçok insan hastalıklarından korunmuş olur. Ayakta içilen su direkt 12 parmak bağırsağına geçmektedir.SU İÇİN
  • Yeni kan ve kemik hücrelerinin oluşumunu optimize etmek için uygun hidrasyon gereklidir.
  • Toksin eliminasyonu. Doğal olarak lenfatik sistem, bağırsaklar ve böbrekler yoluyla toksinleri uzaklaştırmaya yardımcı olur.
  • Yağlanmış bağlantılar. Su aşınmaya ve yıpranmaya karşı korunmaya yardımcı olur ve eklem ağrısını azaltmaya bile yardımcı olabilir.
  • Doğru sindirim. Su, dışkı ve sıvıya kolonda yumuşaklık katarak kabızlığı önlemeye yardımcı olur. Küçük bir dehidratasyon bile baş ağrısı, huzursuzluk, konsantrasyonun bozulması ve yorgunluğa neden olabilir. İnsan beyni yüzde 85 su; Sulu kalmasını sağlamak, düzgün çalışması için gereklidir.
  • Sağlıklı cilt. Su içeriden dışarı hidrat eder, cildin esnekliğini korumaya yardımcı olur.

Asıl önemli konu ise İçme suyu – NASIL SU 

Her zaman yüksek kaliteli şişelenmiş suyu içmeyi nasıl başaracağız. Evimizde suların geçtiği borular nasıl borular? Musluk suyumuz fekal koliform bakteri, kurşun, florür, klor, arsenik ve nitrat gibi kirleticilerin yanı sıra parazitler, diğer mikroorganizmalar açısından ne kadar güvenilir? Bunu bağımsız test yapan laboratuarlarda test ettirebiliriz ama tabii maliyeti konusunda bir fikrim yok.

Klor ve kurşun, sudaki en yaygın kirleticilerin ikisidir. Klor, kalp hastalığı riskini artırabilecek ve belirli kanser türleriyle ilişkili güçlü bir oksitleyici ajandır. Bir milyarı kurşun başına 10’dan fazla parça içeren su, özellikle bebekler, çocuklar ve hamile kadınlar için – muhtemelen herkes için çok tehlikeli bir sağlık riskidir. Küçük miktarlar bile organ hasarına neden olabilir ve sinir sistemini durdurur.

Şişelenmiş su sorunu maalesef ciddi bir problemdir. Öncelikle plastik şişeler tam bir dipsiz kuyu. Çevreye verdiği zararın dışında güvenilirlikleri de sıkıntı yaşatan bir durum. Gerçekten güvenilir mi bilemezsiniz. Sağlık bakanlığı sitesinde yapılan denetimler sonucu ülkemizde ki su firmalarının analiz sonuçları ve güvenilirliği yayınlanıyor. Takip debilirsiniz.http://www.gidahareketi.org/su/tablo/

Ama uluslararası doğal kaynaklar savunma konseyi tarafından yapılan bir araştırmaya göre, şişelenmiş su bazen musluk suyu olarak gizlenmiş, kimyasal kirleticiler içeriyor hatta mikroplu olabilir.

Neler Yapabiliriz?

  • Eğer yemek pişirmek için musluk suyu kullanıyorsanız, sabaha karşı (tüm gece kullanılmadığı için) 3 ile 5 dakika arası boyunca suyun akmasına izin vererek mutfak musluğunu her gün temizleme alışkanlığı kazanmanızı öneririm.
  • Cam damacana üretimi ve dağıtımı yapan bir firmayı tercih edin.
  • Suyun etiketini okuyun. İçerdiği magnezyum ve kalsiyum miktarına bakın. Suyun içindeki magnezyum miktarı 75 miligrama, kalsiyum miktarı 250mg ne kadar yakınsa su o kadar sağlıklıdır. Bikarbonat miktarının da 600 miligramın üzerinde olması sağlıklıdır. Mineralli suların karbonat içermesi de, hem kanda asit-baz dengesi ve metabolizmayı hem de idrar yolları ve böbrek fonksiyonlarını olumlu etkiler.
  • PH, suyun asit ve baz durumunu gösterir. Genel olarak pH değeri 4,5 ile 9.5 arasında değişmektedir. pH değeri 7 olan su nötrdür, asit – baz dengesi sağlanmıştır. 7 üzeri değerler o suyun alkali altı ise asidik olduğunu gösterir. Dünya Sağlık Örgütü standartlarında içme suyu için önerilen veya izin verilen pH değerleri yoktur. Su pH’sının insan sağlığını olumlu ya da olumsuz yönde etkilediğine değin kanıt bulunmamaktadır. Alkali olan yani pH değeri yüksek olan suların değil ama bikarbonat düzeyi yüksek olan suların kanda asit-baz dengesini sağladığı bilimsel olarak gösterildi. Dolayısıyla bir suyun ph’sı değil bikarbonat içeriği “alkali” olmasını yani alkalileştirici etki göstermesini sağlamaktadır.

Son olarak su hayattır, boşa harcamayalım…

Kombucha

Kombu çayını ilk olarak 3 sene önce yabancı uyruklu bir arkadaşım bana anlatmıştı. Evde kolaylıkla yapılabilecek olan bu harika içeceği hazırlamak için ilk olarak bir adet kombu mantarına ihtiyacınız olacaktır. Ben bu mantarı çoğaltıp pazarlayan bir kişiden ücret karşılığı temin ettim.

Kombu mantarının diğer bir adı da SCOBY (symbiotic culture of bacteria and yeast) yani simbiyotik bakteri ve maya kültürü’dür.

Kombu çayını aşağıda tarihi, faydaları, kullanmaması gereken kişiler ve yapılışında dikkat edilecek noktalar ve yapılış şeklinde ele alalım.

Baştan söyleyeyim uzun bir yazı oldu, umarım keyif alırsınız.

Kombu Çayının Tarihi

1.Kombu’nun kayıtlara geçmiş ilk kullanımı, M.Ö. 221’de Çin İmparatoru Tsin Han’ın tedavi edilmesiyle başlamış ve ünlenmiştir. M.S. 414’te Koreli doktor Kombu, Japon İmparatoru İnkyo’yu tedavi etmek için bu çayı Japonya’ya getirtmiştir. Mantar çayının kullanımı; Rusya ve Avrupa’ya oradan da Amerika Kıtasına yayılmıştır. Koreli doktor Kombu’nun adı çaya konmuş ve Doktor Kombu’nun çayı anlamında KOMBUCHA adı verilmiştir.

2. Dünya Savaşından  sonra(1941-1945) Sovyetler Birliği’ndeki kanser vakaları yıldan yıla artış göstermişti. 1951’lerin başında, Rus Bilim Akademisi ve Moskova’daki Onkolojiksel Araştırma Enstitüsü farklı şehir ve bölgelerde kanser araştırmaları yapmaya, titiz bir ölçüm ve istatiksel verileri analiz yapmaya karar verdiler. Böyle yaparak bölgelerdeki popülasyonların tabiat ve çevresel şartları ile kanser vakalarının detaylarına daha yakından bakma şansları oldu. Bu yola bir nevi krimonolojiksel çalışma diyebiliriz. Bu çalışmalar patogenez bölgelerde yeni keşiflere ulaşmak ve eğer mümkünse kanser için tedavi etkilerinin bulunması açısından büyük umuttu. Ural Dağlarındaki Kama Nehrinin üzerinde yer alan Perm Bölgesinin, Ssolikamsk ve Beresniki bölgelerinde farklı bir durum göze çarpıyordu. Bu bölgelerde neredeyse hiç kanser vakası yoktu. Olanlar ise sadece o bölgeden çıkıp geri  gelen insanlardı. Bu bölgedeki çevresel şartlar, eski endüstriyel bölgelerdeki şartlardan daha iyi değildi. Bölge inceleme altına alınır. Yıllar önce rus çarının bu içeceği Çin’den getirtip içiminin halk arasında yaygınlaştığını öğrendiler. O zamanlar bölgede ‘Tea Kvass’olarak yerel halk tarafından adlandırılan bu içecek Moskova Bakteri Araştırma Enstitüsü araştırmaları sonucunda Kombucha olarak bilinen içecek olduğu anlaşıldı. Fakat Moskova Bakteri Araştırma Enstitüsü kombucha hakkında daha fazlasını bilmiyordu. Esas olarak Alman W.Henneberg tarafından yazılan Handbuch Dergarungsbakteriologie adlı kitabına niyet ederek çalıştılar. Fakat bu kitaptada kombuchanın biokimyasal fonksiyonları hakında detaylı bilgi yoktu. Merkez Biyoloji ve Biyokimyasal Enstitüsüne başvuruldu ve çalışmalar böylece devam etti. Daha sonra kombucha’yı hapishane hastanelerinde ve işçi kamplarında kanser olan mahkumlara içirdiler. Bu deneyler hiçbir şekilde kimseye zarar vermedi ve hatta hastalar iyi oldular.

Bilim adamlarının çalışmaları tamamlandıktan sonra, başta Almanya, ABD, Japonya ve Rusya olmak üzere bir çok ülkede Kombucha endüstriyel olarak üretilip tüketiciye sunulan bir gıda olarak dünya pazarlarındaki yerini almıştır.

Rosina Fasching’in ‘’Fungus çayı Kombuchan’nın Doğal İlaç Olarak Kanser ve Diğer Hastalıklara Etkisi’’ isimli kitabında; Amcası, M.D.Rudolf Skelenar ile gerçekleştirdikleri klinik çalışmalarında, günlük terapi olarak birçok hastaya kombucha içirdiklerini ve iyileştirdiklerini yazmaktadır Kitabın bir bölümünde; ‘’ Şunu söyleyebilirimki, kısa sürede fark edilen bir iyileşme yaratmadığı hiç bir hastalık görmedim. Kanser vakalarının üç aylık kullanımdan sonra iyileştiğini izledim.’’ demektedir.

1987 yılında Dr.Veronica Carstens, Almanya Başbakanının eşi ‘’Doğadan Yardım Kansere Karşı Şifa Yolları ‘’ isimli bir tez yazmıştır. Tezinde kombucha mantar çayını kansere karşı tavsiye etmiştir.

Eski A.B.D. Başkanlarından Ronald Reagan kanser tedavisi gördü. Kemoterapi sonrası metastasın oluşmasına takiben A.B.D.’li hekimler Başkan Reagan’a; Ünlü Rus yazar Aleksander Soljenitsin’in ‘’Kanser Bölgesi’’ kitabını referans göstererek kombucha hakkında bilgi verdiler ve aydınlattılar. A.B.D.’ye iltica eden bu ünlü Rus yazar Solijenitsin, Sovyet işçi kampında kanser tedavisi görmüştü. Başkan Reagan’ın danışmanları kitaptaki referansları izlediler ve kendisinin kanseri yenmesini sağlayan kombucha kültürünü elde ettiler. Reagan’a günde 1 litre içirdiler ve kanseri iyileşti.

Kombu Çayı Faydaları

Vücutta detoks etkisi yapar. Genel sağlığa ciddi anlamda katkıda bulunur. Tabii bütünsel sağlık kavramında hiçbir zaman tek bir yiyecek veya içeceğin mucize etkisi diye bir kavram yoktur. Bütünsel sağlık kural ve kavramlarını içeren bir yaşam tarzı içerisinde birbirini etkileyen ve faydalarını gösteren yiyecek ve içecekler vardır. Yani günde bir paket sigara içiyorken, sürekli stress altında beta dalgasında yaşayıp sempatik sinir sisteminizi aktif tutuyorken litre litre kombu çayı içmeniz bir fayda getirmez. Bu açıdan sayfamda ki tüm önerileri bütünsel sağlık farkındalığı içinde paylaştığımı ve kendimin de uyguladığını özellikle belirtmek isterim.

Önemli Not :Kombu Çayı kullanmaya başlayan bir insan, vücudunda zehirli (toksik) madde fazlaysa vücut, balgamları, zehirli ve ölü hücreleri atarken için için, bir rahatsızlık hisseder. Bu şeyler vücudu terk ederken ve detoksifikasyon (zehirden temizleme) başlarken kişi, bağırsaklarının yumuşadığını, nefesinin kötü koktuğunu ve midesinin hafiften bulandığını hissetmektedir.

  • Kanı temizler.
  • Metabolizmanın daha hızlı çalışmasını sağlar.
  • Bağırsak florasını güçlendirir. Koruyucu bakterilerle sağlıklı bağırsak ve kolon oluşturur.
  • Vücutta sağlıklı bir pH dengesi sağlar.
  •  Vücuttaki atık madde ve zehirli maddelerin suda çözülebilir hale gelerek atılmasını sağlar
  • Kalp ritmini düzenler.
  • Sinir sistemini uyarıcı etkisi vardır.
  • Hipertansiyonu düşürür.
  • Astım tedavisinde kullanılabilir.
  • Kan şekerini kontrol altına alır.
  • Kanseri engelleyerek tedavi sürecine katkıda bulunur.
  • Böbreklerin daha fonksiyonel çalışmasını sağlar.
  • Damar sertliği önler.
  • Menopoz döneminde oluşan şikayetleri giderir.
  • Gut hastalığına karşı iyi gelir.
  • Bronşit, öksürük ve balgam söktürücü etkisi vardır.
  • Bademcikler için alternatif tedavi olarak kullanılabilir. Hazırlanan çay gargara suyu olarak kullanıldığında boğaz ağrısına karşı iyi gelir.
  • Mikrop nedeni ile oluşan ishali iyileştirir.
  • Uykusuzluğa karşı iyi gelir.
  • Adale ağrılarını hafifletir.
  • Cinsel gücü arttır.
  • Candida gibi  mantarlara karşı iyi gelir.
  • Göz sağlığı için faydalıdır.
  • Saçların daha sağlıklı olmasını ve çabuk uzamasını sağlar.
  • Baş ağrılarına karşı faydalıdır.
  • Ciltte oluşan yaraların iyileşme sürecini kısaltır.
  • Susuzluğu giderir.
  • Egzersiz ve spor aktivitelerinde performansı arttırır.
  • Kilo vermeye yardımcı olur.
  • Çil, leke ve kırışıklık gibi cilt problemlerine karşı iyi gelir. ( Evet bir miktar mayayı püre haline getirip hindistan cevizi yağı ile karıştırıp cilt kremi veya maskesi olarak kullanabilirsiniz)
  • Deriye spreyle ya da sürülerek haricen uygulandığında antibakteriyel koruyucu tabaka oluşturur

Kombu Çayını Kullanmaması Gereken Kişiler

Hamileler, emziren annelere ve 1 yaşın altında ki çocuklara önerilmez.

Kombu Çayı Yapılışında Dikkat Edilecek Noktalar

Kombu çayı yapımı karmaşık görünse de aslında çok basit, sadece bazı noktalara dikkat etmek gerekiyor. Bir kez öğrendikten sonra yapımı da çok kolay .Kombu mantarınız ile birlikte başlangıç çayınız elinize geçince hemen kombu çayınızı kurun.  Bu başlangıç çayını ilk mayalamada kullanacaksınız o yüzden sakın atmayın.

  • Kullanılacak malzeme: Sadece cam veya porselen kavanoz kullanılır. Plastik,metal,alüminyum,çelik vb.kaplar kullanılmamalıdır. Deterjan vb. gibi maddeler mantarda ki yararlı bakterileri öldüreceği için kullanılacak kaplar deterjan veya sabun yerine sadece suyla yıkanıp kaynar suyla dezenfekte edilirse çok daha iyi olur. Dezenfekte edilen kabı soğumaya bırakın.
  • Hijyen çok önemlidir. Mayalanma temiz bir tezgahta, temiz materyaller ile ve temiz eller ile yapılmalıdır.
  • Kullanılan su klorsuz, temiz içme suyu olmalı. Musluk suyu klorlu olduğundan uygun değil.
  • Bergamutlu,tomurcuklu vb.çay kullanmayın, sade siyah çay kullanın. Sadece yeşil çay veya yeşil + siyah çay karışımı da kullanabilirsiniz.
  • Tek seferde minumum 1 litre maksimum 4 litre arasında kombu çayı yapılabilir.
  • Her yeni demlemede, 1 su bardağı kadar önceki mayalanmış çaydan yeni çaya eklenmeli. Fermenteye yardımcı olmak, faydalı bakterilerin yeni çaya geçmesi ve asitlik derecesinin ayarlanması, küf oluşmaması için önemlidir.
  • Mantarı mümkünse elinizle tutmaktan kaçının ve kaynayan su ile dezenfekte edip soğuttuğunuz ahşap kaşık, spatula  gibi araçlarla kullanın.
  • Mantara sıcak hiçbir materyal değdirmeyin, hep steril edilmiş soğutulmuş materyaller kullanın aksi takdirde mantarınız ölür.
  • Küf oluşursa mantarı ve çayı atmanız gerekir, ancak mantarın normal mayalanma sürecinde küfe benzer (daha çok mikro baloncuk gibi) görüntüler oluşabilir, bunları küfle karıştırmayın ve mantarı atmayın. Küf çok nadir oluşur ve çayın üzerinde mavi-yeşil renkte üzeri tozlu kümecikler şeklinde görülür.

KOMBU ÇAYI YAPIMI:1 litre için

Siyah çayı normal şekilde demlikte 15 dakika demleyin. Demlikteki çayı iyice süzerek steril olmuş cam kavanoza alın ve üzerine temiz içme suyunu soğuk olarak ekleyin. Çay orta koyulukta olmalı.

Sonra 1 litre çaya yarım su bardağı (veya biraz az) olacak şekilde beyaz şeker ekleyip şekeri eritin. ( 3 litre çay için 1,5 su bardağı şeker ) Karışımın oda sıcaklığına gelmesini bekleyin.

Oda sıcaklığındaki şekerli çay karışımına önceki mayalanmış kombu çayından 1 su bardağı ekleyerek karıştırın.

Daha sonra kombu mantarını ekleyin. Mantarınızın açık olan yüzeyi üste gelmelidir. Mantarı kesinlikle sıcak çaya eklemeyin, yoksa ölür. Eklediğiniz mantar yüzeyde durabilir ancak dibe de batabilir ve bunun önemi yoktur, birkaç gün sonra kendiliğinden yüzeye çıkacaktır. Kavanozun ağzını kağıt havlu veya temiz tülbent ile kapatıp etrafına lastik geçirin. Kesinlikle kapak kapatmayın, karışımınız hava almalıdır. Bu şekilde temiz bir köşede (direkt güneş ışığı almayan ) Kombu çayınız 10-30 gün mayalanmaya bırakın.Mayalanma süresince kabı karıştırmayın. Ben yaz mevsiminde (Antalya sıcağı!) 10 gün fermentasyon için bekletiyorum. Kış mevsiminde ise 20 gün bekletiyorum.

Kavanozunuzun yüzeyinde fermentasyonun 4-5. gününde jelimsi bir görüntü oluşacaktır. Bu bebek yani yeni mayanızın da oluştuğunu göstermektedir.Yeni mantar, çayın yüzeyinde, kavanozun veya şişenizin yüzey çapı boyutunda oluşacak ve yaklaşık 2 milimetre kalınlığında olacaktır.  Mantarın alt kısmına doğru sarkan oluşumlar görülebilir. Bunlar bozulma veya küflenme değil, mantarın normal mayalanma sürecinin sonucudur.Mantarınız mayalanma süresince yüzeye doğru hareket edecektir. Mayalanma tamamlandığında yeni mantarınız ilk koyduğunuz mantarın üzerine yapışmış halde veya üzerine paralel duracak şekilde oluşmuştur.

Bir sonraki mayalamanızda bu yeni oluşan mantarı kullanın ve ilk mantarı ister ayrı bir kavanozda tekrar mayalayın, ister bir dostunuza hediye edin veya mayalanmış kombu çayı doldurduğunuz daha küçük bir kavanoz içinde yedek olarak beklemeye alın.

Mantarları ve bir sonraki mayalama için ekleyeceğiniz kombu çayını ayırdıktan sonra, kalan kombu çayını içmek üzere buz dolabında saklayın. İsterseniz süzdüğünüz kombu içeceğine elma, limon, taze zencefil gibi ilaveler yaparak 2-3 gün daha ( mayasız) fermentasyon yaparak farklı aromalar elde edebilirsiniz.

KOMBU ÇAYININ İÇİMİ:
İlk içimde, az bir miktar içerek etkisini gözlemleyin, alerjinizin olup olmadığını deneyin. Alerjiniz yoksa kullanıma günde 1 çay bardağı içerek başlayın. Sabah aç karnına içilmesi önerilmektedir. Daha sonra günde 1 su bardağına çıkabilirsiniz. İlk ay vücudunuz toksinleri atacağı ve sorunlu bölgeleri iyileştireceği için çeşitli belirtiler yaşayabilirsiniz, endişelenmeyin. Bu belirtiler çayın işe yaradığını gösterir.

KOMBU OTELİ:
1 litrelik temiz (sıcak suyla dezenfekte edilmiş ve soğutulmuş) ve kapaklı cam kavanozun içine fazla Kombu mantarlarını alın. Üzerine hazır Kombu çayını dökün ve kağıt havlu veya temiz bir bezle kapatıp lastik geçirin. Dilerseniz kombu otelinizi tıpkı yeni bir mayalama yapar gibi bir miktar hazır kombu çayı ve bir miktar oda sıcaklığındaki şekerli çay ile yapabilirsiniz. Bir süre sonra kavanozun üzerinde yeni bir kombu mantarı oluşacaktır ve bu normaldir. Bu şekilde fazla mantarları oda sıcaklığında kuru bir yerde 2 hafta kadar saklayabilirsiniz.

Bana defalarca şu soru sorulmaktadır: “Neden o kadar çok şekere ihtiyaç duyuluyor?
Besleyici solüsyon ( çay ve şeker karışımı ) , Kombucha kültürü içindeki mikro-organizmaları beslemek zorundadır. Yani çay ve şeker bizi beslemiyor. Mikro-organizmaların aktifleşmeleri için şekere ihtiyaçları vardır. Evet, içeceğin içerisinde bir miktar şeker kalıyor çok uzun süre fermente edilerek tam sirke kıvamına getirip şeker miktarınını tamamen azaltabilirsiniz. Düşük şeker ile mayalanma yapılmıyor çünkü (karbonhidrat) konsantrasyonuna sahip olan besleyici solüsyonlarda, daha az sayıda aktif maddeler salınır. Mayanın şekeri yediğini ve böyle beslendiğini söyleyebiliriz. Arzu edenler şeker yerine hindistancevizi şekeri de kullanabilirler. Ancak yedek mantarınız hep olsun ki bir bozulma durumu olur ise normal şeker ile fermenteye geçilebilinsin.

”Sağlıklı bir köylü olmak, hasta bir imparator olmaktan iyidir.” (Alman Atasözü)

Pilates ile tanışma

Benim pilates ile hikayem 20 yıl önce yine yabancı bir yayını okurken başladı. Yayında pilatesin çıkış hikayesinden, faydalarından bahsediyordu ve benimde romatizma rahatsızlığımın olması nedeniyle  bedenime iyi geleceği hissetmiştim. Yayında, sadece 5 adet pilates hareketi görseller ile anlatılmıştı. O dönem pilates ülkemizde bilinmiyor ve uygulanmıyordu . Bende bu 5 hareketi yapmaya hatta anneme bile yaptırmaya başladım. Tabii uygulamayı  nefese odaklanmadan ve farkındalığım olmadan yapıyordum. Yine de hatırladığım bilinçsiz bir şekilde uygulamama rağmen bana çok iyi geldiği idi.

Aradan yıllar geçti pilates artık ülkemizde konuşulmaya ve uygulanmaya başladı. Ama yaşadığım şehirde yine yoktu. Böylece tüm ilgim rafa kalktı.

2010 yılında anne olduktan tam 1,5 yıl sonra fitness yaptığım bir spor salonunda pilates dersi verildiğini duyduğumda çok sevindim ve çok sevdiğim bir arkadaşımıda ikna ederek mat (minder) 1.seviye pilates dersi veren eğitmenimiz ile (Şule Yalçındağ) tanıştık. İlk ders tahmin edersiniz ki 100 ton altında kalmak gibi bir duyguydu.

Şule hocam bizi öyle güzel motive etti ki; kısa zamanda bizim bedenimize güvenmemizi ve en derinden güçlenmemizi pilates ile sağladı. Sonra çok aşık olduğu şehrine, İstanbul’a dönme kararı alınca pilates maceramız sona erdi. Evde yapmaya devam ettim ama bir süre sonra tam zamanlı annelik sürecinde istikrar mümkün olmadı.

Ben tam 27 ay emzirdiğim için sonrasında artık ne postür, ne omurga, ne bel,karın gücü kaldı. Omuzlarımı taşıyamaz ve romatizmal ağrılarımla baş edemez hale geldim.

Ali 3 yaşına daha girmemişti ki can dostum vasıtası ile Tuğba Turunç ile tanıştım. Bu sefer minder ile yapılan pilates çalışmalarının yerini ilk defa Şule hocamdan duyduğum ama ilk olarak Tuğba hocamda gördüğüm ‘reformer’ adı verilen bir alette yapmaya başladım. Tuğba hocam ile tam 3,5 yıldır beraber çalışıyoruz. Bedenime tekrar inanmamı sağladı.Bedenime bütünsel bir bakış açısı geliştirmemi sağladı. Kendi güç merkezimi keşfettim.

Pilates fiziksel gücü, kontrolü arttıran bunun yanı sıra stresi ve yorgunluğu da azaltan fiziksel ve zihinsel bir mekanizmadır. Herkesin yapabileceği ve faydalanabileceği bir yöntemdir. Önemli olan nokta bu konuda uzman ve sertifikalı eğitmenler ile çalışmanızdır. Aksi takdirde konusunda uzman bir eğitmen gözetiminde olmadan, prensipleri ile doğru uygulanmadığı takdirde sakatlanmak söz konusu olacaktır.

Bedeninize mutlaka yatırım yapın,.

Çünkü yaşlılığımızda güçlü bir omurgaya, dengeli gelişmiş kaslara, doğru nefese, sağlıklı organlara ve dingin bir zihne çok ihtiyacımız olacak…

“10 saat sonra iyi hissedeceksiniz, 20 saat sonra daha iyi görüneceksiniz, 30 saat sonra yepyeni bir görünüme sahip olacaksınız.” Joseph Pilates

Mr. Joseph Hubertus Pilates

Joseph Hubertus Pilates, 1883’te Almanya’nın Mönchengladbach kentinde dünyaya geldi. Çocukluğunda astım,ateşli romatizma ve raşitizm gibi sağlık sorunları vardı. Bu rahatsızlıklarla mücadele etmek için çeşitli tıp ve uzakdoğu sporları ile ilgili kitaplar okumaya başladı.Bilgi tabanını genişletmek için daima çeşitli egzersiz sistemleri üzerinde çalışıyordu. Vücut, zihin ve ruh açısından dengeli bir yöntem arayışı içerisinde ki araştırmaları onu bu kavrama dayalı kendi egzersiz sistemini geliştirmeye yöneltti.

Yetişkinliğe doğru Joseph Pilates, kayak,yoga, dalgıçlık, jimnastik ve boksörlük yaparak sporun çeşitliliği ile hastalıklarının da üstesinden gelmeyi başardı.

1912’de Scotland Yard’da ki dedektifler için kendini savunma eğitmeni olarak çalıştığı İngiltere’ye gitti. Birinci Dünya savaşının başlangıcında, diğer Alman vatandaşlarıyla birlikte hapse atıldı. Hapishane döneminde, fikirlerini yöntemlere ayırarak, mahkumları bu egzersiz sisteminde eğitti. Hastane yataklarının yaylarını kullanarak direnç sistemi geliştirdi ve hastalara egzersiz yaptırdı. Şu an reformer olarak kullanılan pilates ekipmanını ilk bu şekilde tasarlamış oldu. 1918’de İngiltere’yi vuran bir grip salgınında binlerce insan öldü, ancak  egzersiz yaptırdığı kişilrden sadece bir kişi hayatını kaybetti.. Bu yaşanan salgın, onun sisteminin etkinliğine kanıt oldu ve kendisininde iddiası bu yönde oldu.

Serbest bırakıldıktan sonra Almanya’ya döndü. Egzersiz metodu, öncelikle dans topluluğunun müfredatında kullanıldı. Hanya Holm, Joseph Pilates’in modern dans müfredatı için yaptığı egzersizlerinin birçoğunu kabul etti ve halen “Holm Tekniği” nin bir parçasıdır.

Alman yetkililer kendisinden fitness sistemini orduya öğretmesini istediğinde Almanya’yı  bırakıp 1926’da Amerika Birleşik Devletleri’ne göç etti. Yolculuk sırasında daha sonra evlendiği Clara Zeuner ile tanıştı (birçok kişi Clara’nın Joe’nun üçüncü eşi olduğunu bilmiyor). Joseph ve Clara, New York City Balesi ile birlikte New York’ta bir spor stüdyosu açtı. 1960’ların başında, Joe ve Clara müşterileri arasında New York’taki birçok dansçı sayılabilir.

Joseph hala hayatta iken öğrencilerinden ikisi Carola Trier ve Bob Seed kendi stüdyolarını açtı.  1967 yılında 87 yaşında ölene kadar stüdyosunda müşterileri eğitmeye devam etti.

Pilates methodu bütünsel sağlığa giden yolu göstermektedir .Pilates sağlıklı yaşama bütünsel bir bakış ve yaşam boyu gelişim yöntemidir.

Pilatesin 6 temel ilkesi bulunmaktadır.

  • Nefes
  • Konsantrasyon
  • Merkezleme
  • Kontrol
  • Hassas, doğru haraket
  • Akış

“Her şeyden önce, nasıl doğru nefes alacağınızı öğrenin.” – Joseph Pilates 

Joseph Hubertus Pilates`in kendi yazdıgı ( yazdığı iki kitap bulunmaktadır) ve eşine ithaf ettiği  “Kontroloji” kitabından alınmıştır

KONTROLOJİ METODU MATWORK EGZERSİZLERİ

Kontroloji egzersizleri kan akışındaki kanı ayrıştırır ve akışın içine salarak vücut organlarında, önemli ter bezlerinde olan temiz kanın yararlı kısmını alır ve yenilenmiş kan akışına taşır. Kontroloji egzersizinin kalbiniz üzerindeki yararlı etkileri gözleyin.  Kontroloji egzersizleri kalbin gereksiz vuruşuna veya çarpıntısına karşı koruma sağlar.

1. The Hundred

2. The Roll Up

3. The Roll-Over With Legs Spread (Both Ways)

4. The One Leg Circle (Both Ways)

5. Rolling Back

6. The One Leg Stretch

7. The Double Leg Stretch

8. The Spine Stretch

9. Rocker With Open Legs

10.The Cork-Screw

11.The Saw

12. The Swan-Dive

13. The One Leg Kick

14. The Double Kick

15. The Neck Pull

16. The Scissors

17. The Bicycle

18. The Shoulder Bridge

19. The Spine Twist

20. The Jack Knife

21. The Side Kick

22. The Teaser

23. The Hip Twist With Stretched Arms

24. Swimming

25. The Leg-Pull|— Front

26. The Leg-Pull

27. The Side Kick Kneeling

28. The Side Bend

29. The Boomerang

30. The Seal

31. The Crab

32. The Rocking

33. The Control Of Balance

34. The Push Up

Pilates sistemi vücudun her bölümünü çalıştırmaya yönelik (yüksek kardiovasküler egzersiz üzerine yoğunlaşmadan) uygun egzersizleri içerir. Omurganın dayanıklılığını arttırmaya ve eklemlerin harekete kabiliyetlerini geliştirmeye yönelik prensipleri içerir. Core (Karın, bel, kalça ) bölgesini güçlendirir. Klasik egzersizlerde ki sadece büyük kas gruplarını geliştirmenin aksine en dip, zayıf  kas gruplarını da güçlendirerek dengesiz kas gelişiminin ve sonuçlarının önlenmesini sağlar.

Bahar Kayahan ile yoga üzerine sohbet

Bir yoga sınıfında olmayı çok uzun zamandır istiyordum. Bu isteğimin 15 yıl öncesine dayandığını da belirtmeliyim. O yıllarda yogayı bedenimi çalıştırıp, esnekliğimi arttırabileceğim bir spor dalı olarak tanımlıyordum.Bu isteğimi, o yıllarda yoganın şehrimde yaygın olmaması, çalışma hayatım ve  anne olmam sebebiyle  hep erteledim.

2016 yılında ise bir sohbet esnasında Bahar Kayahan ismini duydum. Tamda yoga benim için bir spor dalı olmanın ötesine geçmişken 🙂 Tamda gerçek bir içsel yolculuğa çıkmam gerektiğini benliğim haykırıyorken…

2016 yılında başladığım yoga dersinde bir eğitmenin ne kadar önemli olduğunu anladım. Çünkü ilk derste zihnim o kadar bağırdı ki… Egomu susturmak için o kadar uğraştım ki… Duruşu doğrumu yapıyorum, bana bakıyorlar mı, yok x kişi benden daha iyi yapıyor, hiç de esnek değilmişim, güçlüde değilim galiba, bu duruşta çok acıdı birde nasıl nefes alayım ben, bırakıp gideyim gibi binlerce düşünce…

Bedeninizin ve zihninizin sınırlarını ve kapasitenizi öğrenmek için size kendi yolunuzda acele etmeden ilerlemenize rehberlik edebilen bir eğitmen ile bu süreci çabuk atlatıyorsunuz.

Sevgili Bahar hocam röportaj ricamı kırmadı. Bilgi ve deneyimlerini keyifli bir sohbet eşliğinde paylaştı. Sohbet bir ara benim içsel yolculuğumun üzerine dönmüşken de içimi döküverdim 🙂  Gerçi kendi tabiri ile ” birbirimize ayna tuttuk”.

Yoga bir spor dalı mıdır?

Yogaya spor diyemeyiz ancak fiziksel bir egzersiz diyebiliriz. Çünkü farklı bir sinir sistemini çalıştırıyoruz. Yoga Parasempatik sinir sistemini geliştiriyor ve farkındalığı daha fazla arttırıyor. Parasempatik sinir sistemi  kalbin atışını normale getiren yavaşlatıcı etkiye sahiptir. Nefesimiz normalleşiyor ve herşeyin daha yavaş akmasına imkan veriyor. Nefesin yavaş akması herşeyin daha farkında olmana imkan tanıyor. Bu yüzden yoga yaparken burundan nefes alıp burundan nefes vermek parasempatik sinir sistemimizin çalışmasını sağlıyor.

Gün içerisinde çok şeyi unutmak için hızlı nefes alıp vermeye ve nefesimizi tutmaya başlıyoruz.Günümüz modern çağında günümüzü geçirebilmek için maalesef Sempatik sinir sistemini sürekli aktive ediyoruz çünkü sürekli stresle mücadelelere bizi hazırlamak üzere devreye giren bir sinir sistemidir.  Sempatik sinir sistemi stres tepkimize göre kimyasal olarak adrenaline bağımlı hale getiriyor. İster  ödenmesi gereken o faturanın son günü yüzünden ister vahşi bir kaplanla karşı karşıya gelmiş olmamız yüzünden olsun her gün sempatik sinir sistemi içerisinde olmamız, gerek fiziksel gerek ruhsal açıdan bize yıkım getirir.Telaşlı olunan dönemlerde sempatik sinir sistemi daha baskındır.

Parasempatik sinir sistemi bedende yapıcı bir etkiye, sempatik sinir sitemi ise yıkıcı bir etkiye sahiptir.Bu durumda parasempatik ve sempatik sinir sisteminin birbirinin aksi olduğu belirtilebilir.

Neden yoga eğitmenisiniz?

Ben Almanya’da yüksek sosyal pedagoji meslek okulundan mezun oldum ve bu tam bir bilinçle tercih ettiğim bir meslekti. Annem ve babam tiyatrocu olmamı istiyordu, Alman devlet tiyatrosuna da kabul edildim ancak sosyal pedagog olma isteğim ağır bastı. Ancak zaman içerisinde yardımcı olmaya çalıştığınız özel insanlar mesleğinizin sınırları içerisinde ayırdığınız zamanın dışına taşmaya ve duygusal olarak tüm yaşantınızı ve  kişisel, özel alanınızı etkilemeye başlıyor. Bu süreci yaşayınca mesleğimi bırakma kararı aldım ancak ne yapabileceğim konusunda araştırma yaparken, turizm alanında ki kısa süreli denemem sonrasında turizmin bana göre olmadığına karar verdim. Sonrasında yoga eğitmenliği karşıma çıktı. 15 yaşından bu yana yoga yaptığım için yoga eğitmenliği yapabilme fikrini benimsedim. Önüme çıkan  maddi ve manevi engelleri çok isteyerek, çok çalışarak ve cesaret ile aştım.

( Burada Bahar Kayahan kimdir? diyerek sohbete bir virgül koymak ve kendisi ile ilgili aşağıda kısa bir bilgi vermek istiyorum)

1972 Almanya doğumlu, bütün okul yaşantısı Almanya Hamburg’da geçti. Yüksek Sosyal Pedagoji meslek okulundan mezun olduktan sonra Almanya Kızılhaç’ta Özel Eğitimci olarak çalıştı. 2000 yılında İstanbul’a yerleşip Metin Sabancı Rehabilitasyon Merkezi’nde 2005 yıllına kadar Eğitimci olarak görev aldı. Bir Yıl Uluslararası Anaokulunda Küçük ellerde çalışıp Mesleğine ara verdi.   2007 yılında Yoga hocalık eğitimine başladı. İlk eğitimini İstanbul Mars Athletic Kanyonda aldı. Petek Erim eşliğinde 200 saatlik Vinyasa yoga eğitimiydi, ayrıca Vrindavan Kuzey Hindistan’dan Sivananda yoga 200 saatlik eğitiminden geçti ve sonrasından Uluslararası yoga hocalık eğitimini başarıyla tamamladı. Sonrasında dünyaca ünlü David Swenson Ashtanga Yoga hocasıyla üçüncü eğitim sertifikasını aldı ve en son Dr. Neslihan İskiten Pre-natal Yoga hocalık eğitimi aldı.15 yaşından beri Meditasyon yapmakta. Zen Meditasyon ve Osho’nun Meditasyon teknikleriyle ilgileniyor ve uyguluyor. Halen farklı Meditasyon ve Yoga uygulamalarıyla ilgileniyor. Yoga sayesinde hayata farklı açılardan bakmaya başladı ve her gün yoga uygulamalarından sonra farklı bir tecrübeyle güne başlıyor.

Herkes yoga yapabilir mi ve kaç yaşında başlanabilir ?

Her yaşta insan yoga yapabilir. 3 yaş itibari ile içeriği çocuğa uygun olarak yapılandırılmış şekilde yogaya başlanabilir. Bel veya boyun fıtığı olan bir kişi bile yoga yapabilir. Tabii anatomiyi çok iyi bilen, maksimum dikkatle yönlendiren , bilinçli  iyi bir anlatımla, neleri yaptırabileceğini ve yaptıramayacağını iyi bilen, bu sorumluluğu bu anlamda alabilecek  bir eğitmen ile çalışmak gerekiyor. En önemlisi de danışanıma hırslanmadan, bedenlerini iyi dinleyerek, acı sınırını iyi analiz ederek yoga yapmalarını tavsiye ediyorum.

Yoga yapabilmek için spirituel bir yaşam felsefesini mi benimsemiş olmamız gerekiyor?

Hayır !

Yoga da içten dışa güçlenmek neyi ifade ediyor?

Yoga bir psikanaliz terapi yöntemidir. Peki sen ilk yogaya başladığında hissettiklerin nelerdi? ( İlk hissettiklerim korku ve endişe idi ) Bunları hissetmene sebep olan neydi? ( Duruşları yapamama, nefesi kullanamama, başarısız olma duygularım korku ve endişeyi tetikledi) Peki bu duyguları sorguladığın zaman daha derinde ki sebep ne olabilir? ( çocukluğumda yaşadıklarım ) İşte yaşadığınız tüm duyguların hangi sebepten kaynaklandığını keşfetmeye başlıyorsunuz, farkına varıyorsunuz ve yüzleşiyorsunuz.  Beynini kontrol etmeyi başaramadığın takdirde bedenine ulaşmak imkansızdır.O yüzden ilk aşama zihni kontrol edebilmektir. Ama sonrasında insanlar tercihlerini yaparlar. Zihinsel olarak veya bedensel olarak çalışırlar. Ben bedensel bilgileri daha önemsiyorum. O yüzden yoga duruşlarını yaparken gelen bilgi, enerji, bakış, nefes her şey bir bütün.

Yoga yapmaya hangi yoga çeşidi ile başlamalıyız?

Hatha yoga.

Gerçekten nefes alıyormuyuz ?

Zihinsel yogunluk, unutkanlıklar… Gerçek nefes bilinçli olabilmektir. Doğru nefes farkına vararak, nefesini dinleyerek, özgürce olmalıdır. Nefes alma ve vermenin keyfini çıkarabilmek gerekir. Çalışmalarda öncelikle diyafram kasını güçlendirerek diyafram nefesini çalışıyoruz, göğüs nefeside çok önemli ve sonuçta tüm bedenimizle nefes alıyoruz ve bunu bilinçli bir şekilde yapabilmek için beden farkındalığı yaratmanız gerekiyor. Yogada asanalarda nefesi doğru kullanmak çok önemli. Nefes zihni kontrol ediyor,  zihin ve beden arasında bir köprü görevi görüyor. Nefesimiz bedenimizle iletişim kurabilmemiz için bir araçtır.

Meditasyon nedir? 

Meditasyonun bence herkes için tarifi farklıdır. Meditasyon artık sadece bir yerde oturmak değil, meditatif bir  çalışma yürürken bile nefese, bedene, dışarıda ki seslere, renklere, ağaçların çıkardığı sese, rüzgarın serinliğine odaklanarak bilinçli bir şekilde, farkına vararak yapılabilir. Bazı insanlar için arınabilmektir. Meditasyon aslında anı yaşayabilmektir.Zaman, mekan duygusunu kaybedebilmektir.

Çakralar nedir?

Reiki uzmanı değilim ama bütün posizyonlarda farklı çakraları çalıştırıyoruz. Yoga ile bedenimizde ki yedi çakrayı duruşlarla çalıştırıyoruz. Hindu geleneklerine ve bazı inanç sistemlerine göre insanda bulunan enerji merkezlerinin girdap şeklinde dönen enerji alanlarından oluştuğuna inanıldığı için onlara bu isim verilmiştir. Fazla çalıştığı zaman dünyevi zevklere aşırı düşkünlük zayıf çalıştığı zaman yaşamsal enerjide düşüklük yaşanır. Yedi  çakranında ayrı titreşimi, rengi ve elementi vardır.

Türk insanının sizce en kapalı çakrası nedir?

Kök çakrası. Yere basabilme ve cesur olabilmek. Sonra boğaz çakrası ve kalp çakrası.

Hepimizin kendimize özgü farklı yapıları var. Size başvuran danışanlarını ortak yoga öğretisine nasıl dahil ediyorsunuz?

Empati kurmuyorum. Kendi enerjime dahil ederek dersimi veriyorum. Asla öğrencimin enerjisini almıyorum, sadece bir sonra ki derste, gördüğüm enerjiyi farkındalığa nasıl çevirebileceğime dair eklemeler yapıyorum. Çünkü bu öğrencimin yolu. Eğitmen olarak enerjimin tüm öğrencilerimden daha yüksek olması gerekiyor.

Mantra nedir?

En sevdiğim şey. Evrenle iletişim kurabilmek ve bedendeki enerjini yükseltebilmek için kelimeler ve oluşan titreşimlerden faydalanarak kişinin daha yüksek bir bilince ulaşmasını amaçlar. İlahi gibi düşünebilirsiniz.

Yoga bir din mi, bir akım mı?

Yoga kendisi bir din değildir, bir akımdır. Bir felsefesi var. Daha derinlere gittiğin zaman hinduizm bir dindir. Budizmi mesela hem felsefe olarak hem din olarak yaşayanlar var.

OM (AUM )sesi nedir?

Dünyada ki ilk titreşimdir. Evrendir, mutlak olandır.

Asana nedir?

Fiziksel duruşlardır. İçten dışa güçlenmeyi öğreniyorsun. Meditasyona hazırlanabilmek için sizi geliştirir. Hizada olmayı öğretir.Kendi gücünü, duygularını keşfediyorsun.

Konuşabileceğimiz daha çok şey var ama buraya sığdırabilmek mümkün değil.  Kalbimizi açmayı, iyi insan olmayı, sevmeyi unutmayalım. Bahar hocam’ın dediği gibi; yaşamınızda karşınıza çıkan bir insan bir saniye için bile size bir şey öğretmek için gelmiş olabilir. Yada ortak bir öğreti için. Görmeyi bilelim… Namaste

Suna-İnan Kıraç Müzesi

Çok gezen mi bilir çok okuyan mı? Hem gezen hem okuyan en çoğunu bilir bence 🙂

Oğlum Ali’ ye “kanatları ile uçabileceğini”anlatmaya çalışırken; köklerimizin ve sahip olduğumuz değerlerin de önemini anlatmaya çalışıyorum. Bunu başarmanın en keyifli yolu ise kültür varlıklarımızı ve müzelerimizi tanımaktan geçiyor.

Gerçekten saatlerimi, günlerimi seve seve verebilirim kültür varlıklarımız ve müzelerimiz için… İnsanın köklerine ışık tutan değerli hazinelerimiz..

Güzel Antalya’mızın Kaleiçi eski şehrinde karşımıza çıkan bir müzeyi sizinle paylaşmak bana onur veriyor. Suna-İnan Kıraç Kaleiçi Müzesi… Müzeyi  İnan Bey’in sevgili eşi Suna Hanım’a ithaf etmesi ve koruması için sevgili kızına emanet etmesi de çok etkileyici.Mutlaka gezin, gezdirin…

Ayrıca Suna – İnan Kıraç Akdeniz Medeniyetleri Araştırma Enstitüsü Kütüphanesi (eskiden kilise olan bölüm) öğrencilere ve öğretim görevlilerine ücretsiz olarak hizmet vermektedir.

Suna-İnan Kıraç Kaleiçi Müzesi, korunması gerekli kültür varlığı olarak tescilli iki binada yer almaktadır. Suna ve İnan Kıraç tarafından satın alınan bu iki bina 1993-1995 yıllarında onarılarak müzeye dönüştürülmüştür. Bu yapılardan biri geç döneme ait geleneksel dış sofalı, iki katlı Türk evinin tipik bir örneğidir. Antalya kaleiçi sivil mimarlık örneklerinden Tekelioğlu Konağı’ndan esinlenerek onarılan ve ahşap çıtalı tavanlar ve kalemişi bezemelerle süslenerek 19. yüzyılın ikinci yarısına özgü Kaleiçi yaşamdan kesitlerin özel efektlerle birlikte sunulduğu bir etnografya müzesi olarak düzenlenen binada kahve ikramı, damat tıraşı ve kına gecesi gibi Anadolu halk kültürüne has öğeler konu alınmıştır.

Müze bahçesinde yer alan ikinci bina ise, Aya Yorgi (Agios Georgios) adına inşa edildiği bilinen 1863 yılında onarım görmüş bir Ortodoks Kilisesidir. Dikdörtgen plânlı, tek hacimli ve üzeri tonoz örtülü yapının iç duvarları ile tavanı kalemişi bezemelerle süslüdür. Onarım sonrası bir sergi mekânı olarak düzenlenen kilisede Suna-İnan Kıraç koleksiyonuna ait kültür ve sanat eserleri sergilenmekte ve kültürel etkinlikler düzenlenmektedir.

Barbaros Mahallesi Kocatepe Sokak No: 25 Kaleiçi
Tel : (0242) 243 42 74
Faks : (0242) 243 80 13
E-Posta:aked@org.tr
Web Adresi: www.akmed.org.tr

Çarşamba günleri dışına her gün Haziran-Eylül aylarında 09.00-12.00/14.00-19.30, diğer aylar 09.00-12.00/13.00-18.00 saatlerinde ziyarete açıktır.

Makrobiyotik

 

Makrobiyotikte bir yaşam tarzı.  Fiziksel,zihinsel ve ruhsal yaşam biçimimizi dengeleme esasına dayanır. Makrobiyotik yaşam tarzını benimseyerek yakalandığı kanseri yenebilmiş olan Candan Osma şöyle tanımlıyor:

Yin ve yang dengesinin bu sistemde ki önemini vurgularken; “Enerjinin dışarı açılması ve içeri daralması gibi, hastalıklardan, beslenmeye, yetiştirilen sebzelerden, enerji sistemimize kadar doğayla aramızdaki dengeyi kurar ve korursak herşey mümkün”

Makrobiyotikte yine yaşam felsefeniz ile ilgilidir. Olumlamalar, meditasyon, doğru beslenme teknikleri, aktiviteleriniz hepsi mükemmel şekilde işleyen zihinsel, ruhsal ve fiziksel ihtiyaçlarınıza yanıt verir.

Kısaca beslenme kısmı ve bazı uygulamalarına değinecek olur isek;

Olması gerekenler

  • Toprağında yetişen ve mevsiminde tüketilen seni sağlıklı tutar.
  • Serotonin yani mutluluk hormonunu harekete geçiren bulgur, temel gıda.
  • Kahverengi pirinç bol bol tüketiliyor.
  • Sebze çorbaları
  • Havuç ve turpgiller gibi köklü ve yuvarlak sebzeler makbul.
  • Zeytinyağı, susamyağı makbul.
  • Rende havuç+zencefil+zeytinyağı karışımı makbul
  • Tüm yeşiller ve baklagiller şart.
  • Zeytin
  • Humus
  • Tahin
  • Hakiki pekmez
  • Yemekleri acele etmeden iyi çiğneyerek yemek gerekiyor.
  • Ev turşuları
  • Sebzeler az pişirilecek
  • Balık, deniz ürünleri
  • Ilık zencefilli veya deniz tuzlu banyolar ( başta biriken enerjiyi aşağıya çeker)
  • Çıplak ayak ile dolaşmak, topraklanmak.
  • Daikon Turpu ( Japon turpu, semt pazarlarında kış mevsiminde bulabiliyorsunuz, biz bütün kış tüketiyoruz. Beyaz, uzun turp olarak tanımlayabilirim)
  • Doğal yakılar ile tedavi ( Pirinç, tup, patates yakıları)
  • Yemeklerin sıcaklığı ve soğukluğu önemli.
  • Tenceler toprak yada çelik olmalıdır.
  • Düdüklü tencere temel materyal.
  • Kış dahi olsa tüm evin camları açılıp temiz hava sirkülasyonu sağlanmalıdır.
  • Egzersiz, yürüyüş şart.
  • Duşlar ılık su ile yapılmalıdır.
  • Meditasyon ve olumlamalar şart.
  • Sarımsak

Kaçınılması gerekenler

  • Sentetik giysi giyilmemeli, ev tekstili kullanılmamalıdır.
  • Domates çiğ tüketilmemelidir.
  • Patates ve patlıcan tüketilmemelidir.
  • Sigara içilmemelidir.

Kanser türlerinde uygulamalar

Akciğer kanseri: Pişmemiş hiç bir gıda meyveler dahil yenmiyor. Havuç ve daikon turpu rendesi ve suyu tüketiliyor. Göğüse ve sırta hardal kompresi yapılıyor. Sigara yasak. Akciğer kanseri bağırsaklarla ilgili olduğu için muntazam dışkılama gerekiyor. Bir yudum zeytinyağı veya susam yağı içilmesi iyi geliyor. Yemeklerin çok iyi çiğnenmesi isteniyor.

Ağız,dil,ses telleri,boğaz ve yemek borusu kanseri: Asit içeren herşey yasak. Bölgeye özel olarak doğal pirinç lapası ve patates yakısı uygulanıyor. Pirinç lapası çorbalara karıştırılıp yedirilebiliyor. Bol bol havalandırma şart.

Mide kanseri: Alkol, buzlu, çok sıcak, çok soğuk içecek yok. Havuç ve daikon turpu suyu ve püresi şart. Doğal pirinç lapası hem yeniyor hem midenin üzerine konuluyor.

Karaciğer kanseri: Özellikle naneli yiyecekler yasak. Alkol, kahve, çay, kafein ve tein yok. Havuç, daikon suyu ve rendesi mutlaka. Doğal pirinç lapası bölgeye dışarıdan uygulanıyor ve yeniyor.

Böbrek ve mesane kanseri: Hiç tuz tüketilmiyor. Yine havuç ve daikon turpu suyu ve rendesi tüketiliyor. Doğal pirincin suyu içiliyor. Patates yakısı uygulanıyor. Ayaklar ve o bölge sıcak tutuluyor.

Pankreas kanseri: Kabuklu deniz hayvanları yasak. Havuç ve daikon suyu tüketiliyor. Patates yakısı uygulanıyor.

Cilt kanseri: Kızartma, yumurta, tavuk, peynir, çiğ gıda ve güneş yasak. Kaşıntı olan yerlere daikon turpu suyu sürülüyor. Susam yağı iyi geliyor. Tüm kozmetik ürünlerden uzak duruluyor.

Bağırsak ve rektum kanseri: Çiğ yemek yok. Taze ve kurulmuş mandalina veya portakalın kabuğundan yapılmış çay yapılarak günde iki-üç fincan içiliyor. Yeşil sebze yapası ve kompresi yeniyor ve uygulanıyor. Gaz olmaması için her türlü tedbir alınıyor. Çok iyi çiğneme yapılıyor.

Beyin kanserinde: Tereyağı ve şeker yok. Akşamları yatmadan önce zencefil veya deniz tuzlu banyo yapılıyor.Zencefilli susam yağı bağırsaklara iyi geliyor. Bu önemli çünkü beyin kanserinde kabızlık olmaması gerekiyor ki vücut fazla enerjiyi atsın. Birde zaman zaman evde ayaklar çıplak gezmek gerekiyor.

Göğüs kanserinde: Yumurta ve yumurtalı gıdalar yasak. Havuçla daikon turpu suyu ve rendesi yeniyor. Doğal pirinçle hazırlanmış yakılar, aynı zamanda ılık havluyla sırta ve göğse kompres yapılıyor. Akşamları ayaklar zencefilli ılık suya konuyor.

Dişi üreme organı kanseri: Havuç ve daikon turpu tüketiliyor. Bölgeye patates yakısı uygulanıyor. Sentetik tüm kıyafetler yasak.

Erkek üreme organı kanseri:  Havuç ve daikon turpu tüketiliyor.Rende havuca zencefil karıştırılıp tüketiliyor. Sarımsak tüketiliyor. Sentetik tüm kıyafetler yasak.

Bizler yüksek bilincin ta kendisiyiz. Hakikate kalbimizi açmamız yeter…

Ketojenik Beslenme

Ben bu yıl tanıştım bu beslenme şekli ile ve gerçekten sağlığım üzerinde ki etkisini çok sevdim.

Kesinlikle aç kalarak zayıflama sistemi değil.

Prensipte; karbonhidrat içeriğinin minumum seviyede tutulup, yeterli protein miktarına ve gereğinden fazla sağlıklı yağ tüketimine bağlı bir beslenme biçimidir. %65 kaliteli yağ, %30 kaliteli protein, % 5 yeşil ve yapraklı sebzeler, % 0 şeker ve un.

Ketozis teriminden geliyor ve vücudun gereken enerjiyi elde etmek için yağları yakma sürecine verilen isimdir.

Vücutta glukoz seviyelerini düşürerek, insülin toleransını yükseltir. Vücudun enerji kullanım sistemini revize ederek, biriken yağları yakarak enerji üretmesine olanak sağlar. Aynı zamanda ikinci beyin dediğimiz bağırsaklarımızda dost bakterileri çoğaltmayı ve güçlü bir bağışıklık sistemini desteklemeyi sağlar. Vücut bu beslenme şekli ile enerji olarak kullanmak üzere yeterli glukoz bulamadığında ve insülin seviyeleri düştüğünde devreye giriyor ve böbreklerin yağ asitlerinden üretiği ketonlar kan dolaşımı yoluyla serbest kalarak enerji olarak kullanılıyor.

Bir romatizma hastası olarak bu beslenme şeklinin eklemlerime sağladığı iyileşmeyi de eklemeden geçemeyeceğim. Bu beslenme şekli hem oğlum hemde eşim tarafından da kabul görüğü ve uyguladıkları için çok mutluyum.

Şu an işin başında olmama rağmen;

  • Tatlı ve keklerimi unsuz ve şekersiz yapıyorum.
  • Baklagilleri kontrollü tüketiyoru. Mevsiminde sebze tüketiyorum.
  • Ev yapımı kefir tüketiyorum. Ev yapımı yoğurt tüketiyorum.
  • Sebze suyumu yavaş sıkım yapan yeni aldığım bir makina ile hazırlıyorum. ( Kuvings marka ) Ve sebze sularıma zeytinyağı, zerdaçal, karabiber ekleyerek tüketiyorum. Oğlumda severek içiyor.
  • Zencefil, zerdaçal içecekleri hazırlıyorum.
  • Ekmek tüketmiyorum.
  • Avokado ve brokoli benim canlarım 🙂
  • Kemik suyu çıkarıyorum, bol kolejenli tüketiyorum.
  • Paça çorbası yapıyorum ve tüketiyorum.
  • Evde yaptığım elma sirkemiz baş tacımız.
  • Omega3 ve D vitamini takviyeleri kullanıyorum.
  • Süt içmiyorum.
  • Kvass yapımına geçeceğim ( Bunun için ayrı bir yazı hazırlayacağım )
  • Kombu çayı yapımına geçeceğim ( Bunun için ayrı bir yazı hazırlayacağım )

İşte böyle, inanın bedenimiz her hücresine kadar doğru yatırımı hak ediyor. Yaşadığımız bir çok küçük sağlık sorununun altında bile beslenmenin önemi gizlidir. Özellikle günümüzde gıda üzerinde ki kirliliği düşünün…

Doğa bize dengede ve akışta olmamızı fısıldıyor. Bir elma ağacı düşünün, eski toprak dediğimiz kişilerin yaklaşımında; bu elma ağacı meyveye durduğu zaman kendi potansiyelini hesaplar ve her bir meyvesine adil bir biçimde yeterli vitamin ve mineralleri verebilmek için ben 50 çiçeğimi elmaya dönüştürebilirim der ve diğer bütün çiçeklerini döker. Çünkü sağlıklı bir şekilde var olabilmek ve her yıl adil dağıtımlı ve faydalı meyve verebilmek için bu potansiyelini hiç aşmaz. Dengesini ve akışını korur. Ancak günümüz tarım anlayışında yeni toprak dediğimiz kişiler; hayır ben bu elma ağacından 150 elma alacağım der ve lüzumsuz kimyasalları ağaca yükleyerek onun varoluş potansiyeline darbe vurur. O ağaç o sene 150 elma verir ancak o 150 elmayı yeseniz bile 1 elmadan alabileceğiniz  almanız gereken vitamin ve minerali alamazsınız. Çünkü elma ağacının dengesi ve akışı bozulmuştur. Şu an tüm sistem maalesef bu şekilde katledilmiş durumdadır.

Oysa ki bir ağacın, bir tohumun bile potansiyeline saygı duymamız ve müdahale etmemiz gerekirken…

 

 

Scroll To Top